Çermik ile ilgili bazı bilgiler.

 

1839 Tanzimat öncesi Osmanlı’da kadı-imam yönetimi egemendi. Osmanlı’nın bütün eyalet, sancak ve yerleşim yerlerinde olduğu gibi Çermik’te sözlü yönetim olur. Yazıya dökülmediği için Çermik’te yönetici olan kadı veya imamlar bilinmez. Kadı güvenlik ve beledi hizmetleri yapıyor, mahalle imamları da yardımcılarıydı. Tanzimat ile birlikte kadı sadece şer’i hâkim derecesine iner.

  Muhtarlık, Tanzimat’tan sonra Osmanlı’ya girer.

1860’lı yıllarda, Osmanlı’da, yaygın olarak Muhassıllık (Memleket) Meclisi yaygınlaşır. Ama Çermik’e kadar ulaşır mı?

1875 yılında Diyarbakır Vilayeti İdare Meclisi, tarihte eşi görülmemiş bir dinsel liderler (Ruhban) toplantısına dönüşür. Seçilmiş üyeler Hacı Mehmed ve Hacı Mesud (Müslim) ile Sencail ve Yusuf Efendilerdir (Gayrimüslim). Bunların yanında tabii üye olarak:

1-Rum Metropoliti,

2-Ermeni-Protestan piskoposu,

3-Keldani metropoliti Abduşuh Efendi,

4-Ermeni murahhas vekili,

5-Ermeni-Katolik murahhas vekili Mesrul Efendi,

6-Süryani murahhas vekili Mirze Efendi,

7-Süryani-Katolik murahhas vekili

8-Müftü yer alır.

 Bu kadar renkli ve ters unsurlar bir araya gelince hiçbir yapıcı hareket ortaya çıkmaz. Bu insanlardan birinin, “Ak” dediğine, diğerinin tepkiyle, “Kara” dediğini vurgulamak gerekir.

Tanzimat öncesi Osmanlı vilayet, liva ve kazalarında kadı ile mahalle imamları yöneticilik yapar. Bırakınız sıradan bir kasabayı, Bağdat, Halep, Erzurum, Diyarbakır… Gibi vilayetlerin yönetilmesi hakkında yazılı belgeler yoktur.

1870’li yıllarda vilayetlerde belediye teşkilatları diyebileceğimiz yapılar ortaya çıkmaya başlar.

 1880 öncesi Çermik’i yöneten kadılar ve imamlar hakkında tek satır yazı yoktur.

 Askere ve vergiye olan acil ihtiyaçtan dolayı, Türkçe bilen insanların yaşadığı kasabalarda değişik yönetim örgütlenmeleri hızlı olur.

Bırakınız eski devirleri, 19. Yüzyıl Osmanlı kasaba, köyleri hakkında bilgi bulunmaz. Çermik’te vergi toplanması nasıl olur? Örneğin, aşarı kimler hangi oranda verirdi?

 Müslüman toplumlar, Müslümanlığın ilk yıllarında zeki Müslüman liderlerin Bizans ve İran’dan aldıkları yönetim kavramları ile yönetilirler. Çünkü: Müslüman âlimlerin yeni kavram yaratmaları günah alanına girer.

 Müslüman toplumlarda şehirlerin ekonomik hayatını düzenleyen kişilere muhtesip denirdi. Bizans’ta, muhtesip benzeri kişiler vergileri toplardı.

A-Osmanlı’da Yeniçeri Ocağına bağlı olarak çalışan muhtesip olurdu ve kadıya hesap verirdi. Daha doğru bir deyimle, topladığı vergileri kadı ile bölüşürdü. Çünkü: Osmanlı’da toplanan vergilerle kalıcı bir tek eserin yapıldığı bilinmez.

B-Padişah belirli bölgelerin vergilerini toptan satar; muhtesipler, yerel zorbalarla işbirliği ederek kendi hesaplarına vergi toplardı.

 Hem Bizans’ta, hem de Osmanlı’da vergi yok, haraç vardı. Niçin?

Çünkü: Vergi, yasalar ile toplanır. Yasa olmayan toplumda vergi olmaz, haraç düzeni olur. Bizans’ta kısmen, Osmanlı’da tamamen haraç düzeni vardı.

 Çermik’te, haraç veren veya toplayanlarla ilgili bilgiler yoktur.

 

1870’te toplanan Diyarbekir Umumi Meclisi’nde, Vali (Paşa), Çermik kaplıcasının tamir ettirildiğini söyler.

 İran’da, “Beglerbeg”, “Kalantar” gibi şehir yönetiminden sorumlu yöneticilerin olduğu bilinir. Yöneticilerle halk arasındaki ilişki yasalarla değil, kaba güçle düzenlenir.

 Hem, “Beglerbeg”, hem de, “Kalantar” sözcüğü Çermik’te bilinir.

 Çermik yöneticinse ne ad veriliyordu?

 İran’da, kalantar, göreceli olarak, din ve mezhep ayrımı yapmadan şehir hizmeti yapan yöneticiydi.

Çermik’teki beglerbeg ya da kalantar hangi hizmetlerden sorumluydu?

 Kadı ile yönetici arasındaki ilişki nasıl düzenleniyordu?

 

II. Abdülhamit ve Çermik.

 

Tarihi olayları doğru öğrenmek gerekir. Çünkü: Benzer nedenler, değişik zaman ve mekânda, benzer sonuçlara neden olur. Tarihi olaylarda ölçü esas alınmalıdır. Duygusal söz kalabalıkları, başta yazar olmak üzere, her insana zarar verir. Buna karşın gerçekler, ne kadar acı olursa olsun, geleceğe bırakılmış değerli hediyelerdir. Olayları tanımlayan sözdizimlerinin ustalıkla yapılması gerekir; ılımlılıktan ayrılmaya gelmez. Ustaların ifadelerinde uyum, ahenk vardır. Keskin ifadeler, olayların saptırılmasına ve gerçeklerin yok edilmesine yarar. Buna karşın olayları bulanık hale getiren her ölçüsüz davranış; övme, küfür, dua, beddua… İnsanlara saygısızlıktır. 

  II. Abdülhamit, günümüz Arap liderleri gibi kurnaz, yönetimine karşı her türlü önlemi almasını bilen ve kişisel çıkarlarını çok iyi gözeten bir padişah olarak tarih sayfalarına geçmiştir. Osmanlı yönetiminin ne kadar yıpranmış, çağın gerinde kaldığını görmüş biri olarak; II. Abdülhamit, hızla kendi denetiminde bir eğitim seferberliğine girişir. İlk ve ortaokullar açtırır; İstanbul dışında Osmanlı topraklarında eğitim hizmetleri vermeye başlar. Niçin?

A-Askere ihtiyaç vardı.

B-Paraya acil ihtiyaç vardı.

  Bu ihtiyaçlara karşın; II. Abdülhamit, günümüz Arap liderlerinin El-Kaide, Hizbullah, Mehdi Ordusu… Gibi örgütlere olan tepkisi gibi, kendinden ilkel Müslüman kuruluşlara tepki gösterir. II. Abdülhamit’in, Yasa ve Ölçü ile oluşacak kurumlar düşüncesine tepkisi şiddetli olur. Yasa, II. Abdülhamit’tir. Düşünceye tepki, şiddeti doğurur.

I-Osmanlı’da, üretimin tüketimden oldukça az olması,

II-II. Abdülhamit’in baskıcı yönetimi; Osmanlı topraklarında şiddete analık görevi yaptı. Bu etkilere, bir de dış etkiler eklenince; Osmanlı toprakları içindeki olaylar, orman yangınları gibi her yön ve doğrultuda yayıldı.

  İç olaylar ve dış baskılara karşı koymak için; Osmanlı’da, asker ve para bulmak zorunlu hale geldi. Para ve asker için sayım, döküm gerekliydi. II. Abdülhamit dönemine kadar Anadolu’da ciddi denebilecek sayım, arazi ölçüm (kadastro) işlerine kalkışılmamıştı. Bu eksikliği, Batıdan, yaklaşık 200 yıl sonra görmeye başlayan II. Abdülhamit; bir yandan eğitim kuruluşlarına yatırım yapar, diğer yandan hızla sayım döküm yaptırmaya başlar.

A-Eleman eksikliği,

B-Ders araç gereç yokluğu (yetersizliği değil), eğitimde ciddi aksamalara neden olur.

 II. Abdülhamit, bir fermanla medreselerin büyük çoğunluğunu ilk mekteplere dönüştürür.  İlk mekteplerden mezun olanlar da orta mekteplere başlar. 

 Bilgi, sınırlı; bilgisizlik, sınırsızdır. II. Abdülhamit döneminde, Anadolu’daki Müslüman hocaların bilime uzaklığı; günümüz ilköğretimde okuyan bir öğrencinin Çinceye uzaklığı kadardı. Bir ilköğretim öğrencisi ne kadar Çince biliyorsa; o yıllardaki bir medrese hocası, o kadar fen, matematik, dilbilgisi, yabancı dil… Bilmekteydi. Bu zorluklara karşın ilk ve orta mektepler hızla çoğaldı; ama, eğitim, medrese (Daha doğrusu, Kuran kursu)  programı ile devam etti.

 II. Abdülhamit döneminde yapılan yönetsel reformları Çermik’te yakalamak mümkündür. O yıllardan günümüze kalan sağlıksız bazı kayıtlar ile çoğu bilgiden yoksun bazı evraklar vardır. Bu nedenle bazı yeniliklerin ne zaman başladığı, bazılarının ne kadar başarılı olduğu hakkında söylentiler kalmıştır. 1950-60’lı yıllara kadar yaşayan canlı tanıklar, ne yazık ki günümüzde öte dünyaya göçmüşlerdir. Zaten, onların hatırladıkları da söylentiden ibaretti.

1890’lı yıllarda Çermik’i ziyaret eden Arifi Paşa, 2594 İslam, 1435 Hıristiyan ve 247 Yahudi olduğunu yazar. Arifi Paşa, 1 hükümet konağı, 6 cami, 2 mescit, 1 medrese, 1 mektebi rüşdiye (Orta mektep), 5 mektebi iptidai (İlkokul), 2 kilise, 1 havra (Yahudilerin tanrılarına ait ev), 918 hane, 2 oda, 2 mağaza, 353 dükkân, 1 hamam, 1 harap hamam, 2 kaplıca, 3 debağhane (deri işleme yeri), 2 salhane (hayvan kesim yeri), 5 dibek (buğday dövme yeri), 4 boyahane, 3 ambar, 113 ahır, 13 samanlık, 11 han, 7 kahvehane, 7 fırın, 4 köprü, 3 türbe, 17 çeşme, 7 mezarlık, 8 değirmen, 1741 bağ, 361 bahçe, 125 arsa, 5 berber dükkânı olduğunu yazar.  

  Kuşkusuz, Arifi Paşa, Çermik yöneticilerinin verdiği bilgileri yazmıştır. Bu rakamların bazılarının doğru olduğu kesindir. Bazıları ise kuşkuludur.

1-Ortadoğulu yöneticiler göze batmak için rakamları şişirirler.

2-Ortadoğulu yöneticiler, zorlukları yok sayarlar. 

 1960’lı yıllarda, Çermik, 5000 nüfusa sahipti. Bu da savaş yıllarının yıkımını gösterir. Ayrıca, 1960’lı yıllarda, Arifi Paşa’nın yazdığı bazı işyerleri tümden yok olmuştu. Özellikle, Hıristiyan ve Yahudilere ait meslekler, işyerleri ortadan kalkmıştı.

A-Hıristiyan ve Yahudilere ait meslekleri yapmak,  Müslüman Kürt ve Türkler için kolay değildi.

B-İhtiyaç duyulmuyordu. İnsanların davranışlarını ihtiyaçları belirler.

  Çermik’te Türkçe konuşulur. İttihat ve Terakki, bu nedenle Çermiklileri ödüllendirir; 12 yaşından 60 yaşına kadar bütün Çermikli erkekleri savaşlara gönderir. Çermik’te kör, topal, yaşlı ve çocuklar kalır. 

 

Haburman Köprüsü

 

Haburman Köprüsü, Emir oğlu Eyüp Bey, Mehmed Bey b. Yahya için 1543 senesinde yaptırır.

 

Süredurum Yasası gereği, dış etkiler olmadan, yeniliklere koşulmaz.

 Haburman Köprüsünü yaptıran dahi, hangi dış etkilerle böylesi bir eyleme girişti acaba?

Bu dâhiyi başka dahiler neden izlemedi?

Başka yapılar ortaya çıkarma istekleri neden oluşmadı?

Bütün oluşumlar neden-sonuç ilişkisi ile ihtiyaç ve tepki sonucu ortaya çıkar.

Davranışları belirleyen belleklerdeki kavramlardır. Yerleşik toplumlarda yaşayan insanların belleklerindeki kavramlar ile göçebe toplumlarda yaşayanların kavramları farklıdır. Sonuçta:

A-Yerleşik toplumların ihtiyaçları, göçebe toplumların ihtiyaçlarından farklı ve değişik olur.

B-Göçebe toplumlar yerleşik toplumların eserlerine ihtiyaç duymadığı gibi onları tahrip eder. En büyük zevkleri yakmak, yıkmak ve öldürmektir.

 

Günümüzde bazı insanlar, atalarının bıraktığı eserleri tanımak için her yolu kullanmaktadırlar. Doğrusunu sorarsanız; insanların, atalarından miras aldıkları eserleri tanımamaları, onları tahrip etmeleri büyük saygısızlık, ayıp ve gelecek nesillere karşı işlenmiş kocaman suçlardır. Atalarımız, ne yazık ki, savaşı çalışmaya binlerce kez daha büyük istekle desteklemişlerdir. Sağduyuları öyle yapmalarını gerektiriyordu. İnsanların bildiklerini uygulamaları normal; alışkanlıklarına gem vurmaları ise dâhilere yakışan davranışlardır.

 

 Sıradan insanlar yaşantılarını değiştirmek istemezler. Buna karşın dahiler, dış etki görevi yaparak, sıradan insanların yaşamlarını ileriye taşımaya çalışır.

 İleri taşıma nedir?

 Evrene Görecelilik Yasası egemendir. Evrende bir başlangıç noktası yok ki, o noktadan ölçüye başlayalım. Örneğin, bir Afganlının damak tadı ile Parislinin damak tadı tamamen farklıdır. Bunlardan hangisinin, “İyi” olduğu konusunda Afganlı ile Parisli bizlere yeterli olmaz. Üçüncü Nesne olan evrensel ölçü olmadan tartışma asırlarca sonuçsuz devam eder.

 Üçüncü Nesne olan ölçü:

A-Evrensel kavramlar,

B-Sayı, birim sistemi ve dayanak bilgisi

C-Birim sistemine uygun araç-gereç gerekir.

 Böylece, insanların ileriye taşınması olayı ölçülür.

 İnsanı esas aldığımızda, insanların ileriye taşınması şudur:

I-Zorunlu ihtiyaçlarının kolaylıkla karşılanması.

II-Bilgiye koşması ve yaşamına renk, desen katan ihtiyaçları ölçü ile temin edebilmesi.

III-Evrensel onur ve erdem ile yaşamını sürdürmesidir.

Bu etkinlikler bilgi, beceri ve araç-gerece yatırım ve çalışma ile oluşur.  Savaş ile çalışma toplu zıt etkinliklerdir. Barış, ölçülü denge noktasıdır.

 

“1960’lı yıllarda Çermik” adlı kitabımdan özetlenmiştir.

 

nurettind@geteselektrik.com

Nurettin Değirmenci

  Elk. Yük. Müh.