“Sevmediğim bir insanla evleneceğimi düşündüğümde, sanki ruhum paramparça oluyordu. Yaşadığım bu sorunlar nedeniyle erkeklerden nefret ediyordum. Nişan yüzüğü parmağıma takıldığında sanki beni evlendirmek için yapılan büyü bozulmuştu.”

Avrupa’da tüketilen genç hayatlar... - 1

Yüzyıllardır ezilmişliğin çarkları altında yaşayan Kürtlerin sorunları sadece ulusal kimlikleriyle ilgili değil. Ulusal kimlik sorunu etrafında örülü olan siyasal, kültürel, sosyal, toplumsal sorunlar tam bir yumak halinde. Madalyonun görünen yüzü, ulusal kimlik sorunları olsa da, öteki yüzde saklı duran kayıp kuşaklar, katledilen kadınlar, şiddetle iç içe olan hayatlar var. Milyonların bu gerçekliğe karşı mücadele ediyor olması da sonucu değiştirmiyor. Çünkü madalyonun sadece bir yüzü, ulusal kimlik sorunuyla kaplı olan yüzü görülüyor. Diğer yüzün görülmemesi, görülse dahi çok dikkate alınmaması ve yaşanan ertelemecilik, bu mücadele ile elde edilen çok değerli kazanımları ciddi bir şekilde tehdit ediyor.

Avrupa’da yaşayan Kürdistanlı ailelerin çoğunda çok ciddi sorunlar var. Bu sorunlar ailelerin ulusal demokratik mücadelenin yakınında ve uzağında olmalarıyla ilgili değil. Her kesimden insanın karşı karşıya kaldığı sorunlar. Aile içi şiddet, geçimsizlik, ekonomik sorunlar artık gizlenebilecek cinsten değil. Pek irdelenmeyen ve dokunulmaz bir alan olarak görülen aile meselelerinin en önemli yanlarından birini de kuşak çatışması oluşturuyor. Ebeveynlerle çocuklar arasındaki diyalog sorunları ve birbirini anlamama, birçok gencin aile ortamından kopmasına, farklı yaşam arayışlarına girmesine ve bunalımlar yaşamasına neden oluyor. Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşayan gençler, ailelerinde yaşanan sorunlar, karşı karşıya kaldıkları baskılar sonucunda bazen intihar yolunu dahi seçiyorlar. Peki bu durumda suçlanması gereken kimdir? Gelenekçi bir kültürle şekillenmiş ana babalar mı? Onları buna zorlayan toplumsal şekilleniş ve baskı mekanizmaları mı? Avrupa sistemi mi? Gençlerin başıboşluğu mu? Eğitim sistemi mi? Tüm bu soruların cevaplanması ve kaynağın doğru tespiti, çok önemli. Sorunu doğru tespit edebilmek için uzmanlık alanları olan, sosyoloji, pedagoji ve psikoloji gibi bilimlere başvurmak elbette çok önemli.

Kadına boyun eğmesi öğretilir

Kendi geleneksel toplum yapıları içerisinde, örf ve adetlerine göre eğitilmiş, anadilleriyle çocuk yaşta tanışmış, anasından atasından öğrendiği tabulara göre şekillenmiş bireylerin ilişkilerinde sorun olamaz. Çünkü onların yetiştiği mantalitede sorunlar, ilişkilerin tuzu biberi olarak ele alınır. Şiddete uğrasa da, bir kadına, boyun eğmesi öğütlenir. Erkeğin her şart ve koşul altında kölesi gibi davranan, onun tüm ihtiyaçlarını harfiyen yerine getiren, şiddet görse de, her gün haklarını ihlal edenlere karşı sessizliğini korumayı erdem gören bir kadın, toplum nazarında en değme kadındır. Erkek de, ailesinin toplum içinde muhtaç duruma gelmemesini sağlamakla görevli, bir nevi evin direği ve reisidir. Daha geniş haklara sahip olan bir baba ve onun işbirlikçisi olmayı erdem bilen bir anneden ibaret bu gerçeklik içinde, gerek kadının, gerekse de erkeğin yaşam kararlarını belirleyenler, aile büyükleridir. Çocuk bu rol dağılımında en fazla ihmal edilen ve belirlenendir. Bu belirleme işlemi tamamen tek yanlıdır. Söz konusu olan ve hakkında karar alınan kişinin taleplerinin, duygularının, tercihlerinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Büyükleri zaten onun kötülüğünü istemezler. En doğru olan karar neyse verilecektir. Ona düşense, bundan bir an olsun şüphe duymadan iyi bir uygulayıcı olup, hayırlı evlat hanesine adını yazdırmaktır.

Avrupa’da çocukları korumak: Ama nasıl!

Kısaca dile getirdiğimiz bu görev bölüşümü ve kaynağını toplumsal cinsiyetçilikten alan rol dağılımları, geleneksel yapı içinde şekillenmiş insanlarda dahi büyük reaksiyonlara yol açar. Buna isyanlarını kaçarak, farklı yollar arayarak ortaya koyanlar olduğu gibi, hiçbir yol bulamadıkları için kendilerini fiziken ortadan kaldıranlar da olur. Bu sorun sadece Kürdistan’da yaşayan ailelerde değil, Avrupa’da da yaşanıyor. Ne acıdır ki, burada yaşayan aileler, ülkedekinden daha fazla muhafazakar, kapalı, sınırlara hapsolmuş ve asosyal bir yaşam çerçevesi içine giriyorlar. Bunun adına da kendilerine göre ‘kendilerini ve çocuklarını koruma!’ diyorlar. Avrupa’da yetişmiş gençlere, yüzyıl öncesinin ölçülerini dayatan bu ailelerin göremediği çok önemli yönler var. En fazla korumak istedikleri, sıkı sıkıya sarıldıkları ölçüler, kırılma ve kaybedişe neden olan halkalar oluyor. Nedir bu ailelerin göremediği? Gelenekçi, feodal ve dinci eğitim sistemlerinde gerek devlet mekanizmaları, gerekse onun en küçük birimi olan aile gerçekliği, çocukları bazı rollere göre şekillendirir. Bu sistem Avrupa topluluklarında daha farklı biçimlerde yürür. Ancak, birçok ebeveyn Avrupa eğitim sisteminde şekillenmiş çocuklarına kendi büyüklerinin onlar için yaklaşık elli altmış sene önceki kurallarını koyma yanılgısına girerler. Mesela çoğu ana baba için cinsellik evlilik öncesinde bilinmezliklerle dolu bir alanken, tabu olarak ele alınırken, Avrupa sistemi eğitiminden, sosyalitesine, sokaklarından, iletişim alanlarına kadar birçok alanda sınırsız bir özgürlük alanı sunuyor. Çocukları bundan korumak duvar örmekle değil, öğrenmekle öğretmekle olur.

Yabancı bir ülkeye sonradan gelmiş ana baba ile onların burada doğmuş çocukları arasında, aynı aile içerisinde olsalar bile, korkunç bir kültürel fark doğuyor. Ama bunu göremeyen aileler, kendi ahlak kalıplarını kendilerinin büyükleri karşısında gösterdikleri boyun eğmeciliğin aynısını kendi çocuklarından bekliyorlar. Bunu gerçekleştirmeyen çocuklara da hiçbir anlayış gösterilmiyor. Çocuklar, sahte özgürlük alanlarıyla dolu bir sistemin içine adeta zorla itiliyorlar.

İthal gelin ve damatlar

İthal gelinler ve damatlar getiriliyor. Avrupa’da yetişen çocuklar ülkeye gittiklerinde akraba çevrelerinin çocukları ekonomik anlamda Avrupa’ya getirilip kurtarılacak adaylar olarak görülüyorlar. Birçok çocuk, kendilerine hiç sorulmadan, ana babaları tarafından tanımadıkları, ayrı bir kültürel şekillenmesi olan çocuklarla evlendiriliyorlar. Bu evliliklerin sonu genelde hüsran oluyor. Kısa sürede kültürel çatışma ve farklılıklar, insanların hayatını zindana dönüştürüyor. Geriye kalansa, mutsuz insanlar, onların topluma kattıkları mutsuz ve sorunlu çocuklar oluyor. Hatta kimi hikayeler daha da hüsranla sonuçlanıyor. Özellikle de bu kaderi yıkmayı isteyen kadınlar, bunun bedelini hayatlarıyla ödüyorlar. Her halükarda ölüyorlar. Kendilerine çizileni kabul ettiklerinde ruhsal, bedensel bir işkence ile karşılaşarak ölüyorlar. Bundan kaçtıklarında sokaklardaki kirli dünyaya girerek, kendi bedenlerini pazarlayarak, uyuşturucu veya fuhuş çetelerinin ağına düşerek ölüyorlar. İtirazlarını dillendirdiklerinde de onları kendi namusları olarak gören erkekler –baba, kardeş veya eş– tarafından öldürülüyorlar. Bu dosyamızda, kaybolmuş, savrulmuş veya bunun tehlikesini yaşadıkları halde yaşama yeniden çıkış yollarını bulabilmiş kadınların hikayelerine yer vereceğiz. Suçlunun kim olduğuna da hep birlikte karar vereceğiz.

‘Gelinliğiyle evden çıkan kız, kefeniyle geri gelir’

Kürdistan’da üniveriste sınavlarına giren A.K. beklediği puanı alamayınca 18 yaşındayken Avrupa’ya babasının yanına gönderilir. Bir süre sonra annesi de yanlarına gelir ve A.K. için Avrupa’da zindan yaşamı başlar. A.K. 22 yaşındayken, 23 yaşındaki S.U. ile nişanlandırılır. S.U.’yla evlenmeyi kabul etmeyen A.K., nişanı bozduğu için ailesi ve yakın çevresi tarafından dışlanır. A.K. Avrupa’ya geldiği günden beri tüm yaşadıklarını gazetemize anlattı.

A.K: 18 yaşına geldiğim zaman üniversite sınavlarını kazanamayınca Avrupa’ya babamın yanına gönderildim. Babamın bulunduğu ülkeye gelmeden önce başka bir Avrupa ülkesinde bir buçuk yıl kalmak zorunda kaldım. Bazı akrabalarımda buradaydı, ancak yine de ben iltica kampında kaldım. Kampta tek başıma kalmam bütün gözleri üzerime çeviriyordu. Halalarım ve amcalarım sürekli olarak beni yanlarına çağırıyordu. Onlara göre genç bir kız tek başına kampta kalamaz, bir kız kendi ayakları üzerinde duramaz. Genç bir kız evlenene kadar annesinin babasının ya da akrabalarının yanında kalmalıdır. Evlenince de eşi ona bakar zaten. Onların mantığına göre, bir kadın sırtını kimseye vermeden ayakları üzerinde duramaz. Bir alan çiziyorlar ve o alana mahkum bırakılıyorsun.

‘Duvarlara konuşuyordum’

Ancak bir buçuk yıl sonra babamın bulunduğu ülkeye gidebildim. Babamın yanına gittikten sonra annem de yanımıza geldi. İlk başlarda babam bana fazla karışmıyordu. Fakat yaşım ilerledikçe babam kendi doğrularını dayatmaya başladı. O zaman bende de sorgulamalar başladı. Her şeye müdahale etmesi, sanki tek başıma bir şey yapamazmışım gibi duygular uyandırdı bende. Bu nedenle sürekli tartışıyorduk. Bu yönelmeler karşısında sessizleştim ve bir dönem depresyona girdim. Çünkü konuşmama ve kendimi ifade etmeme izin verilmiyordu. Bu nedenle yaşadığım zorlanmaları kimseyle paylaşamıyordum. Zaten anlatsam da ‘babandır’ denilip geçilirdi. Daha önceleri arkadaş ilişkilerime karışılmazken, artık kiminle arkadaş olup olmayacağım ailem tarafından belirleniyordu. Dışarıya yarım saat çıkmama bile müdahale ediliyor, engelleniyordu. Önüme setler konuldukça o setleri aşma hırsı gelişti bende. Belli bir dönemden sonra Kürt gençlerinden bile uzaklaştırıldım. Yani adeta herkesle ilişkimin kesilmesi ve öyle evin içinde kalmam isteniyordu. Öyle bir hale geldim ki, artık evden işe, işten eve gidiyordum. Öyle bir düzeye geldim ki, insanlarla konuşmaya bile korkuyordum. Çünkü, düşüncelerim hep yadırganacakmış gibi geliyordu. Bu nedenle duvarlarla konuşmayı tercih ediyordum.

Psikolojik baskıyla kabul ettirdiler

Sorunları aşmadan ziyade, ailem yavaş yavaş beni evliliğe hazırlıyordu. Birden bana çok yumuşak yaklaşmaya başladılar. Defalarca evlenmek istemediğimi ve evliliğe hazır olmadığımı söyledim. Ama çığlıklarımı kimse duymuyordu. Yumuşak bir tarzda, psikolojik baskı uygulayarak üstüme gelmeye başladılar. Tabii kaba şiddet uygulamıyorlardı, ama bana göre psikolojik şiddet, kaba şiddetten daha ağırdır. Çünkü kaba şiddet ruhsal anlamda büyük bir tahribat yaratmamış ise, bir süre sonra izleri kalmıyor. Ama psikolojik şiddet insanın ruhunda derin yaralar açıyor ve hayatından hiç silinmeyecek izler bırakıyor. Ailenin yürüttüğü psikolojik dayatmalar nedeniyle 22 yaşındayken 23 yaşındaki S.U.’yla evlenmeyi kabul etmek zorunda kaldım. Benim mutluluğum onlar için önemli değildi. Onlar için önemli olan bir an önce evlenmemdi.

‘Büyü bozuldu’

Sevmediğim bir insanla evleneceğimi düşündüğümde, sanki ruhum paramparça oluyordu. Yaşadığım bu sorunlar nedeniyle erkeklerden nefret ediyordum. Nişan yüzüğü parmağıma takıldığında sanki beni evlendirmek için yapılan büyü bozuldu. Çünkü işin ciddiyetinin farkına vardım. Ondan sonra nişanı nasıl bitiririm arayışları içerisine girdim. Ben ailemi ikna edemiyordum. Annemin söylediği bir söz vardı, ‘gelinliğiyle evden çıkan kız, kefeniyle geri gelir’ diyordu. İşte böyle bir yaklaşım. En sonunda nişanlandığım kişiye evlenmek istemediğimi anlatırsam belki beni anlar ve evlenmekten vazgeçer diye düşündüm. Nişanlımla konuştum ve evlenmek istemediğimi söyledim. Kendisi ikna oldu ve öylece nişanı bitirdik. Bu olaydan sonra ailem, akraba çevresi ve onun ailesi çok yoğun bir baskı uyguladı. Benim ailem, ‘sen ailemizin isimini kirlettin, kendi isimini kirlettin. Bu saatten sonra kimse seninle evlenmez’ diyordu. Bir ay önce göklerde tutulan insan, birden bire yerin altına sokulabiliniyor.

‘Kızlar kötü yaşamın pençesine itiliyor’

Ben nişanı bozduktan sonra annemin yaşamını gözlerimin önüne getirdim. Ona ne dayatılmış ve söylenmiş ise hepsini yapmış. Çünkü bütün bunlar kadına örf-adet ve kültür adı altında kabul ettiriliyor. Çünkü buna gelmeyen kadın toplum tarafından dışlanıyor. Bu dışlanmışlığı yaşamamak için de korkudan en haksız yaklaşıma bile ses etmemektedir. Ülkedeki Kürt kızlarına baktığımızda, ne dayatılıyorsa birçoğu yapmak zorunda kalıyor. Yani onlara bir alan belirlenmiş ve o alanın dışına çıkamıyorlar. Ama şimdi Avrupa’daki Kürt kızlarına baktığımızda ise, sadece bir kültür içinde büyümüyorlar. Çok çeşitli kültürler söz konusu ve dışarda eğitim alıyorlar. Bu durumda eve gelince başka bir kültür ve bu iki kültür arasında büyük bir sıkışmayı yaşıyor. Aileler kızlarına psikolojik baskı uyguladığı zaman onlar dışardaki kültürü daha özgür görüyorlar. Baskılar kızları kötü yaşamın pençesine itiyor. Böyle bir durumda aile çocuğunu tamamen kaybedebilir.

Kız çocukları biraz babalarından uzaklar ve özellikle daha çok anneleriyle paylaşmak istiyorlar. Anneler kızlarıyla iyi bir arkadaş olmalıdır diye düşünüyorum. Kızlarını korkutarak, baskı altında tutarak büyük bir kötülük yapmış olurlar. Çünkü ne kadar yasak konulursa ve bastırılırsa bu defa fırsat bulduğu anda o kuralları çiğner. Aile ilk başta çocuğuna güvenmelidir. Güvensizlik söz konusu olduğu zaman kız çocukları yaşadıkları zorlanmaları aile ile paylaşmaz, çünkü korkar. Burada doğru eğitim ve doğru paylaşım önemlidir. Aile ile anlaşamayan genç kızlar tepkisel olarak kendi kültürlerinden uzaklaşarak farklı arayışlar peşine düşüyor.

‘Kızlar evdeki işleri yapsın’
Aile kültürünün gerçekten doğru temelde verilmesi gerekiyor. Şiddet ve baskı ile bir şeyler öğretilemez. Mesela deniliyor ki ‘kızlar evde otursun evdeki işleri yapsın.’ Bu kültürümüz olarak dayatılıyor. Böyle bir şey kültür olamaz. Bu feodal mantığın bize kültür olarak dayatılmasıdır. Bunun kabul edilmesi beklenmemelidir. Kızlar da, feodal yaklaşımları kabul etmeme adı altında kendi kültürünü reddetmemelidir. Feodal yaklaşımlar karşısında bizim gerçek kültürümüz nedir ne değildir öğrensinler. Onlara dayatılan, zorla kabul ettirilmek istenen yaklaşımlar karşısında, daha kötü bir duruma düşmesinler.


Namusumuzsun dediler ama namuslarını sattılar

“Birçok kişi ‘işte eşini polise şikayet eden kadın budur’ diyorlardı. Ama onların söyledikleri umurumda değildi.

Sürekli dayak yemekten, işkence görmektense bunu söylemeleri bana daha cazip geldi. Ailem bana “namusumuzsun” diyorlardı, ama başlık parası adıyla beni bir adama sattılar. Peki soruyorum herkese, bu nedir?”


Avrupa’da tüketilen genç hayatlar... - 2


Kürdistan’da Almanya’ya akrabalarının yanına gönderilen İ.A.’nın hikayesi de oldukça trajik. Henüz 11 yaşındayken akrabalarının yanında gelen İ.A, sadece kız olduğu için ilk başta okula bile gönderilmez. Ama tüm baskılara rağmen İ.A. büyük bir çaba göstererek okula gitmeyi başarır. Ancak 16 yaşına geldikten sonra okuldan alınır. Çünkü dayısının oğluyla evlendirilmek için Avrupa’ya gönderilmiştir. Buna itiraz hakkı da yoktur. İtiraz etmesi durumunda ya Kürdistan’a geri gönderilecek ya da başka biriyle evlendirilecektir. Kürdistan’a geri gitmeyi kabul etmeyen 19 yaşındaki İ.A., 2004 yılında Kürdistan’dan yeni gelmiş 19 yaşındaki A.A. ile zorla evlendirilir. Evliliğinin ilk haftalarının normal geçtiğini söyeyen İ.A. daha sonra hayatının kabusa dönüştüğünü belirtiyor. Sürekli eşi A.A.’dan dayak yiyen İ.A., 6 aylık evliliğinin sanki 60 yıldır işkence görüyormuş gibi geçtiğini kaydediyor. Yediği dayaklara dayanamayan İ.A. 2005 yılında eşini polise şikayet ettiği ve ayrıldığı için ailesi ve çevresi tarafından dışlanıyor. İ.A. tüm yaşadıklarını gazetemize anlattı.

İ.A: Ben 11 yaşındayken, 13 yaşında olan ablamla birlikte Avrupa’ya amcamın yanına gönderildik. Buraya geldiğimizde okula gitmemiz gerekirken amcam bizim okula gitmemize izin vermedi. Tartıştık. Amcam bize ‘siz çocuklarımıza bakacaksınız’ diyordu. Okula gitmemiz için devlet ona mektup gönderiyordu, ama o bizim devlete okula gitmek istemediğimizi söylememizi istiyordu. Devletin bütün ısrarına rağmen, onun bize söylediği şeylerin dışına çıkamıyorduk. Kız olduğumuz için dışarıya çıkmamıza bile izin vermiyordu. Amcamın yanında 3 yıl kaldıktan sonra dayımın yanına taşındık. Dayıma da okula gitmek istediğimi söyledim, fakat bana ‘sen bir kızsın, okula gidipte ne yapacaksın’ diyerek istemimi reddetti. Okula gitmemi istemiyordu çünkü ona göre Kürt kızları evde kalmalı ve ev işleriyle uğraşmalıydı. Dayımın bu dayatmasını kabul etmeyerek okula gittim. 15 yaşına geldiğimde yine okulu bırakmam için dayatmalarda bulundu ve okulu bırakıp onun dükkanında çalışmamı istedi. 3 ay boyunca okula gitmeme izin vermemesi üzerine ben de bu durumu okul müdürüne anlattım. Daha sonra devlet dayıma bir mektup göndererek benim okula gitmem gerektiği uyarısında bulundu. Dayım ceza almamak için benim okula gitmeme izin verdi. Aradan 1 yıl geçtikten sonra yine okulu bırakmam için beni tehdit etti. Devlete okula gitmek istemediğimi söylememi istedi. Onun yoğun baskılarından sonra okulu bırakmak zorunda kaldım. Belli bir süre dükkanında çalıştıktan sonra dükkanını kapattı ve ben başka bir işte çalışmak zorunda kaldım. Çalışıyordum, ama kazandığım paraları dayım benden alıyordu. Bu çok zoruma gidiyordu çünkü hem emek vereceksin hem de emeğin karşılığında kazandığına el konulacak.

‘Avrupa’ya evlendirmek için gönderilmiş’

16-17 yaşındayken, dayım bana ‘ben ve ablan Avrupa’ya oğullarımla evlenmeniz için gönderildiniz. Biz aileler kendi aramızda öyle anlaşmıştık. Büyüdüğünüze göre artık sizi evlendirebiliriz’ dedi. Ben bunu duyduğumda şok oldum ve büyük bir öfkeyle reddettim. Çünkü böyle bir şey insanlığa sığmaz. Bir evin içinde kardeş gibi büyütüleceksin ve sonra o kişiyle evlenmen istenecek. Ben karşı çıkınca annem Kürdistan’dan yanıma geldi. Ama annem bana destek vermek için değil, beni ikna etmek için gelmişti. Ben ne dediysem annemi ikna edemedim. Annem bana ‘siz mecbur kabul edeceksiniz. Biz sizi onun için gönderdik’ dedi. Ben ağlamaktan kendimi öldürdüm, ama kimse beni dinlemiyordu. Son olarak evleneceğim dayımın oğluyla konuştum. Ona kardeş gibi büyütüldüğümüzü ve onu sevmediğimi böyle bir şeyin asla olmaması gerektiğini söyledim. Dayımın oğlu da kendisinin de istemediğini, ama babasının korkusundan sesini çıkartamadığını söyledi. Bu evliliğe hayır demesi için çok ısrar ettim. Çünkü ben bir kızdım ben ne kadar hayır desem de beni dinlemezler. Ama o bir erkekti ve hayır dese sözü daha geçerli oluyor. Dayımın oğlu babasıyla konuştuktan ve benimle evlenmek istemediğini söyledikten sonra babası onu dinledi. Erkek o kızla evlenmek isterse ve kız istemezse bile o kız yine evlendirilir. Ama erkek istemediği zaman o evlilik yapılmıyor.

‘Kızını hemen evlendireceksin’

Dayım, oğluyla evlenmediğim için anneme ‘ya kızını Kürdistan’a götüreceksin ya da hemen başka biriyle evlendireceksin’ dedi. Çünkü dayımın mantığına göre o beni oğlu için büyütmüştü ve oğluyla evlenmeyeceğimi öğrenince onların yanında kalmamı istemedi. Zaten ablam da istemediği halde evlenmek zorunda kaldı. Ama ben buna karşı çıktığım için bana söylemedikleri söz ve etmedikleri hakaret kalmadı. İşte böyle bir durumda ya Kürdistan’a dönecektim ya da yine istemediğim biriyle evlendirilecektim. Kürdistan’a gitmiş olsaydım beni orada yine zorla evlendireceklerdi. Ve orada eşim tarafından dövülsem de kimse sesini çıkartmayacaktı. Yani kısacası yaşadıklarıma kaderdir deyip boyun eğecektim. Ama ben burada büyüdüm ve ordaki hayatı hiç kaldıramazdım. Bu nedenle daha 19 yaşındayken 2004’te istemediğim halde beni istemeye gelen A.A. ile evlenmeyi kabul ettim. Bana diyorlardı ‘ya A.A. ile evleneceksin ya da Kürdistan’a gideceksin.’ Başka çıkış yolu bulamadığım için yine onların istediği biriyle evlenmek zorunda kaldım. Çünkü burada kalıp evlenirsem en azından kendi ayaklarımın üzerinde durabilirim. Az çok kendimi savunabilirim diyerek burda kalıp evlenmeyi kabul ettim.

Zorla evlendirildi

Dayatmalar üzerine bu evliliği kabul ettim, ama dayımın oğluyla evlenmedim diye, benimle konuşmadılar ve düğünüme bile gelmediler. Ailem bana dedi ‘sen evlendikten sonra senin yüzünü görmek istemiyoruz. Evlendiğin kişiyle evinizi uzak bir yere götüreceksiniz’. Ben sonuçta bir kadındım onlar için değeri olmayan başlık parası karşılığında herhangi bir erkeğe verilen biriydim. Bir kere onlara karşı geldim diye bütün dünyayı bana zindan ettiler. Beni zorla verdikleri A.A. da Kürdistan’dan yeni gelmişti.

‘Sigara içen kadınlar o...dur’

Evliliğimizin ilk ayları çok normal geçti, ama ondan sonra kabusa dönüştü. Kendisi çalışmıyordu. Ben çalışıyordum ve evin bütün sorumluluğu benim omuzlarımdaydı. Evlenirken bile evi ben kendi çabamla dayayıp döşedim. Sigara içiyordum ve onunla alışverişe çıktığımda sigara aldım diye beni insanların ortasında dövmeye başladı. Çünkü onun mantığına göre bir kadın sigara içemez. İçen kadın da ‘o...dur’ diye tanımlardı. Asla kimsenin beni dövmesine izin vermedim. Ama gücüm ona yetmiyordu ve bana sürekli şiddet uyguladığı için ondan korkuyordum. Bir gün onunla dışarıya çıktık ve birden gereksiz şeyler için bana hakaret etmeye başladı. Etrafımızda bulunan bütün insanlar bize bakıyordu. Ben onun o küfürlerinden dolayı utancımdan ne diyeceğimi bilmiyordum ve sessiz kaldım. Bu defa niye ona cevap vermiyorum diye daha çok üstüme geldi ve birden saçımdan tutup beni nehrin içine atarak dövmeye başladı. Kafamı suyun içine bastırarak saçımı çekiyordu. Gücüm ona yetmiyordu, ama ordan geçen insanlar müdahale etti. Zorla beni onun elinden aldılar. O hemen oradan uzaklaştı, ama ben şok olmuştum. Müdahale eden insanlar polis çağırmak istediler ama ben bırakmadım.

İşkence yapıldı

Onunla 6 ay evli kaldım ama sanki 60 yıldır bu işkenceyi görüyormuşum gibi geliyordu bana. Yaşadığım bu olayları aileme anlattım. Ama onlardan aldığım cevap şu oldu: ‘Biz hepimiz eşimizden dayak yiyoruz. Biraz sabret ilerde düzelecektir.’ Gerçekten bir hata yapmış olsam yine beni dövmesine sesimi çıkarmam ama basit şeyler yüzünden beni dövmesine tahammül edemiyordum. Çevremden ve ailemden böyle bir yaklaşım geliştiği için bu insan beni daha çok dövmeye başladı. Ondan sona bir gün beni bodrum katında kilitli tuttu. Bütün derdi “ben bir erkeğim ne desem yapman lazım” şeklindeydi. Benden bir eş olmamı değil, bir köle olmamı istiyordu. Bunu yapmadığım için de, ona göre ben haksızım o haklıydı. Artık kaldıramadım, kadın sığınma evlerine gitmek istedim, ama ailemden korkuyordum. Çünkü onlara göre sen dayak da yesen, sana ne yapılırsa yapılsın asla evinden çıkamazsın. Bir gün bana bıçak çekti, telefon kablosunu boğazıma sarıp bana işkence yaptı. Ve bana ‘sen mutfakta yatacaksın çünkü ben öyle istiyorum’ dedi. Boğazıma kablo sardığı için korktum ve onun istediğini yaptım yani mutfakta yerde yattım. İş yerine gittiğimde insanlar tuhaf tuhaf bana bakıyorlardı çünkü yediğim dayaklardan dolayı yüzüm hep mordu. Yüzümdeki yaralar iyleşmeden bir daha beni dövüyordu.

‘Kazandığım paraya el koyuyordu’

Kendisi çalışmıyordu ve benim kazandığım paralarla geçiniyorduk. İşin ilginci ben çalışıyordum ama onun haberi olmadan bir kuruş bile harcamama izin vermiyordu. Ben artık ondan o kadar korkuyordum ki, eve geldiğinde korkudan koltukların üzerine öylece büzülüyordum. Hareket etmekten bile korkar hale gelmiştim. Bir gün yine beni çok kötü dövdü ben de artık dayanamadım ve polise gidip onu şikayet ettim. Beni ondan kurtarmalarını istedim. Polisler yüzümdeki morlukları görünce neredeyse ağlayacaklardı. Polis hayretler içinde bana bakarak ‘bir insan seni nasıl böyle bir hale koyabilir’ dedi. Polisler çalıştığım iş yerinde kalmam için bana bir oda tuttular ondan sonra eve giderek onun evimden çıkmasını istediler. Evden çıkmasına çıktı, ama ben evime gidemiyordum çünkü çalıştığım iş yerinin etrafında dolanıp duruyordu. Eşim beni öldürmekle tehdit ediyordu ve onun korkusundan o işyerinden bile çıkamıyordum.

‘Ya dayak yiyecektim ya da dışlanacaktım’

Polise haber verdiğim için ailem bile bana düşman oldu ve bana ulaşmak için ona yardım ediyorlardı. Artık sadece ondan değil bütün çevremden korkar oldum. Annem ve babam bana eşimin durumunun iyi olduğunu ve beni bir daha dövmeyeceğine dair onlara söz verdiğini söylediler. Onun değişmediğini biliyordum, ama yine de onunla görüşmeyi kabul ettim. Görüştüğümde dayımın kızını da kendimle götürdüm. Ve o görüşmemizde bana küfür ederek ‘sen elime düş, ben sana ne yapacağımı bilirim. Sen nasıl beni polise şikayet edersin’ diyerek üzerime saldırdı. İyi ki dayımın kızı yanımdaydı çünkü ben onun beni tehdit ettiğini söyleseydim kimse bana inanmazdı. Ama dayımın kızı onun beni tedit ettiğini aileme anlattı. Bu aşamadan sonra artık aileme dedim siz beni öldürseniz de ben artık o insanla yaşamam. Tek yaşadığım için bütün çevrem üzerime geldi. Ama başka çarem yoktu. Ya akrabalarımın o ölçüleri için her gün dayak yiyecektim ya da dışlanmayı kabul edip tek yaşayacaktım. Beni öyle bir hale getirdiler ki, birçok kişi beni parmakla birbirlerine göstererek ‘işte eşini polise şikayet eden kadın budur’ diyorlardı. Ama onların söyledikleri umurumda değildi. Bir kadın olarak, erkeğe muhtaç olmadan nasıl ayakları üzerinde durulur bunu gösterdim. Bunu kendi şahsımda çok iyi gördüm, mücadele etmezsen boyun eğersen köleliği kabul edersin, ama mücadele edersen, elbette bunun bedeli de vardır ama önemli olan bir insanın kendi iradesiyle yaşamasıdır. Toplumumuzda artık böyle şeyler yaşanmamalı ve bu bir kültür olarak dayatılmamalı. Çünkü bu yaşadıklarımın hepsi kültür adı altında bana dayatılıyordu ama bir kadını dövmek kültür olamaz. Böyle bir kültür yoktur ve bu bizim kültürümüz değildir. Ailem bana “namusumuzsun” diyorlardı ama başlık parası adıyla beni bir adama sattılar. Peki ben bunu soruyorum, bu nedir, bu kendi namusunu satmak olmuyor mu? Yaşadığım


‘Sevselerdi ruhum paramparça olmazdı’

“Amacım kötü yollara düşmek değildi, düşmedim de. Tek isteğim bir insan olarak yaşamak. Bir kadın olduğum için baskılarla yaşamak istemiyorum. Şimdi 23 yaşındayım, ama ruhunu yitirmiş bir insan haline geldim. Hangi halktan olursa olsun ve nedeni ne olursa olsun kadınlar şiddete mahkum edilmemelidir.”

bu ağır sorunlardan sonra yine çalışıyorum, ama ister istemez bu psikolojiyi de atlatamıyorum. Ama kendimde yine de yaşama sevinci yaratmaya çalışıyorum ve ayakta durmaya çabalıyorum.


Avrupa’da tüketilen genç hayatlar... - 3

Kürdistan’dan Avrupa’ya gelen genç kızların büyük çoğunluğu aynı amaçlar için aileleri tarafından gönderiliyor: İyi bir evlilik yapması, hayatlarının kurtulması. Peki, gönderilen bu kızların kaçta kaçının hayatları kurtuluyor ve iyi bir evlilik yapıyor! Tabii bu soruya ciddi bir araştırma olmadığı için kesin cevap verilemiyor. Kesin olan, bir umut kapısı olarak görülen Avrupa’ya gelen genç kızlar, hiç tanımadıkları bu dünyada, çok genç yaşta, sevmediği insanlarla evlendiriliyorlar. Aileler belki çocuklarının ‘hayatlarını kurtarmak!’ istiyorlar, ama ortaya çıkan birçok örnek, zorla evlendirilen birçok genç kızın, kurtulmaktan çok, hayatları kararıyor. Bunlardan bir tanesi de R.M. Kürdistan’da 6 yaşındayken Avrupa’daki ağabeyinin yanına gönderilen R.M. burada okula başlar. Avrupa’da büyüyen R.M. de birçok Kürt kızı gibi belli bir yaşa geldikten sonra ailesiyle sorunlar yaşar ve bu sorunların çözümü evlilikte görülür. 15 yaşına gelen R.M. tanımadığı 16 yaşındaki İ.E. ile evlendirilmeye çalışılır. R.M. ailesiyle yaşadığı sorunlardan kurtulmak için evliliği bir kurtuluş olarak görür, nişanlanmayı kabul eder. Ancak R.M’nin yaşı evlilik için küçüktür. Bu evliliğin olması için yaşı büyütülmeye çalışılır. R.M.’nin yaşı büyütülemeyince ağabeyi nişanlısıyla tartışır ve nişanı bozar. Kurtuluş olarak evliliği gören R.M. ailesiyle sorun yaşamaya devam eder. Yaşadığı yoğun baskılardan dolayı iki defa intihara kalkışan R.M. günlerce komada kalır, ciddi psikolojik sorunlar yaşar ve tedavi görür. Bütün bu yaşadıkları kaşısında büyük bir kırılmayı yaşayan R.M., ‘ailem bana şiddet uygulama yerine biraz anlayış ve sevgi göstermiş olsaydı, bugün bu sorunları yaşamazdım ve ruhum paramparça olmazdı’ diyor. R.M. yaşadıklarını gazetemizle paylaştı.

R.M: 6 yaşındayken ailem tarafından Avrupa’da olan ağabeyimin yanına gönderildim. 1 yıl anaokuluna gittim sonra ilkokula başladım. Annesiz ve babasız büyüdüğüm için bu beni çok etkiliyordu. Okuldaki notlarıma da yansıyordu. Yaşım ilerledikçe ailem beni kendileri için tehlikeli görüyorlardı. Çünkü ailemin mantığına göre bir kız rahat hareket ederse kültüründen uzaklaşır. Bir kadın olduğum için onun karşısında kendi savunmamı yapamazmışım, çünkü gelenek ve göreneklere göre ona saygısızlık yapıyormuşum. İşte ağabeyim bana ne dese cevabını vermemem gerekiyormuş gibi yaklaşımlar ön plana çıktı. Onun bana dayattığı yaşam ölçülerini kabul etmediğim için sürekli beni dövüyordu. Bunları anneme anlatıyordum. Annem de biraz ona kızar gibi yapıyor, ama yine de onu destekliyordu. Onların mantığına göre Avrupa’da büyüyen kızları rahat bırakırsan başı boş olurlar. Başı boş olmamaları için de sürekli baskı altında tutmak gerekiyordu.

‘Sürekli kontrol ediliyordum’

Ağabeyim bazen beni öyle dövüyordu ki, yüzümde oluşan morluklardan dolayı okula gidemiyordum. Evde ve dışarda ailem beni sürekli kontrol ederdi, çünkü onlara göre ben bir kızdım ve her an kötü bir şey yapabilme potansiyeli taşıyordum. Okuldaki arkadaşlarımla bile konuşmama izin verilmiyordu. Ağabeyim bana diyordu ‘sen evden çıkıp nasıl okula gidiyorsan, öyle eve geleceksin.’ Yaşamımın her anı gözetim altındaydı. Eve geldiğimde bazen yalnız kalıyordum hemen bana ‘sen niye yalnız kalıyorsun, kafandan neler geçiyor’ diyordu. Giderek davranış bozukluğu yaşamaya başladım, çünkü yürüyüşümden tutalım her şeyime karışıyor kontrol ediyordu. Amcalarım karışmıyordu çünkü diyorlardı ‘Ağabeyidir biz karışmayalım. Yarın bir şey olursa bizi sorumlu tutarlar.’ Yani ağabeyim olduğu için bana ne yapsa haklı oluyordu.

‘Tanımadığım biriyle nişanlandırıldım’

Ben ortaokul 8’inci sınıftayken İ.E. adında bir gencin ailesi beni istemeye geldi ve ağabeyim bana ‘istemiyorsan seni vermeyeceğiz. Seni bu konuda zorlamayacağım’ dedi. İstemediğimi söyledim fakat yine de hiç tanımadığım 16 yaşındaki İ.E. ile nişanlandırıldım. Onlara göre İ.E.’yi bir kere uzaktan görmem bile tanımak anlamına geliyor. Beni ilk istemeye geldiklerinde istemediğimi ve yaşımın küçük olduğunu söyledim, ama kabul etmedi. Sürekli baskı yaptı ve yaşadığım sorunlardan kaynaklı evlenmeyi kabul ettim çünkü bir kurtuluş olarak gördüm. Zorla nişanlandırılmama ailem bile karşı çıkmadı. Çünkü ağabeyimle sürekli kavga ettiğimiz için böylesinin daha iyi olacağını söylüyorlardı. Nişanlandıktan sonra çok ciddi psikolojik sorunlar yaşadım ve hastalandım. Düşünsel anlamda yaşadığım zorlanmalar artık fiziğimi etkiliyordu. Hastaneye yatırıldığımda doktorlar ağabeyimi çağırarak, ‘eğer kız kardeşini seviyorsan yaşadığı sorunlar her neyse ona yardım et’ dediler. Bana sorduklarında ben derdimi anlatamıyordum, çünkü ruhsal anlamda çökmüştüm. Ağabeyim doktorların yanında bana Kürtçe ‘sen beni doktorlarla karşı karşıya getiriyorsun. Defol Türkiye’ye git. Ben sana bakamıyorum sen başıma bela olmuşsun’ dedi. Doktorlar onun bana kızdığını fark ettiler ve daha sonra gelip benimle konuşarak beni yurda almak istediler, ama ben istemedim. Çünkü ailemin bana yaptığı yanlışlık karşısında ben de hata yapmak istemiyordum.

İntihara kalkıştı

Nişanlandığım kişiyle hemen evlendirilemedim, çünkü yaşım küçüktü. Bu nedenle belgelerde yaşımı büyütmeye çalıştılar, ama yapamadılar. Bir gün ağabeyim ve nişanlım arasında bir tartışma yaşandı ve ağabeyim, nişanlıma nişanı bozduğunu söyledi. Ama bütün bunlardan sonra ailemle yaşadığım sorunlar bitmedi ve devam etti. Yaşadığım ruh halinden kaynaklı birkaç defa daha hastaneye girdim ve doktorlar psikolojik tedavi görmem gerektiğini söyledi. Ama sorumluluğum ağabeyimde olduğu için korkudan tedaviyi kabul etmedim. Bu nedenle doktorlar beni tedaviye alamıyorlardı. Her geçen gün durumum ağrılaşıyordu, fakat onlar bana yönelmekten vazgeçmediler. Artık kimseyle konuşmuyordum ve bütün insanlarla ilişkimi kestim. Bazen hiç eve gelmek istemiyordum hep dışarılarda kalmak istiyordum, çünkü evin içinde bana huzur verilmiyordu. Yine çok basit şeyler yüzünden ailemle tartıştım ve dışarıya çıktım, ciddi bir depresyona girmiştim. Ne yaptığımı bilmiyordum, resmen kendimi kaybetmiştim ve kendimi arabanın önüne atmışım. Bu durumumdan korkan arkadaşlarım ailemle yaşadıklarımın hepsini polise anlatmış. Beni hastaneye kaldırdıklarında ailemin olaydan haberi yoktu. Bunun üzerine polisler bizim eve gidiyor ve benim nerde olduğumu soruyor onlara? Ailem evde olmadığımı ve nerde olduğumu bilmediklerini söylüyorlar. Daha sonra polisler onlara tepki göstererek benim hastanede olduğumu söylüyor. 4 gün komada kaldım. Kendime geldiğimde hiçbir şey hatırlamıyordum. Uzun süre hastanede kaldıktan sonra eve geldim.

Sus tehdidi!

Hastaneden çıktığım ilk günlerde ailem bana çok iyi davrandı. Daha sonra polisler ifademi almak için beni çağırdılar ve ifade vermeye giderken ailem beni yine tehdit etti. Ağabeyim bana ‘sen yaşadıklarını polislere anlatmayacaksın eğer seni dövdüğümü anlatırsan seni öldürürüm. Senin yüzünden hapise gireriz ve ceza alırız’ dedi. Arkadaşlarım yüzünden intihara kalkıştığımı söylememi istedi. İfade verirken polisler onların dışarıya çıkmalarını istedi, ama ağabeyim çıkmak istemedi. Onun üzerine polis ona ‘kız kardeşin senden korktuğu için konuşmuyor’ diyerek ağabeyimi dışarıya çıkarttı. Benim davranışlarımdan korktuğumu anladığını söyleyen polis, bana yardım etmek istedi, ama ben kabul etmedim ve polise yalan söylemek zorunda kaldım. Polis bana inanmadığını ve onlara yalan söylediğimi söyledi. Doğru ifade vermediğim için de bana yardımcı olamadıklarını söyleyerek bana telefon numarasını verdi. Zorlandığım taktirde ondan yardım isteyebileceğimi söyledi. Dışarda yardım etmek isteyen birçok insan vardı, ama durumumu anlatmış olsaydım ailem çok büyük sorunlar yaşardı. Bu yüzden öyle yaşamaya devam ettim. Yani artık ailenin gözünde ben akıl dengesini yitirmiş biriydim.

‘Seni döverken elim ağrıyor ama sen ağlamıyorsun’

Artık ağabeyim beni dövdüğünde bana diyordu ‘seni döverken elim ağrıyor, ama sen ağlamıyorsun.’ Evet artık umrumda değildi, çünkü zaten ruh halim bozulmuştu. Ve o artık beni dövdüğünde diyordum ‘beni dövmene gerek yok. Sen söyle ben kendimi döveyim.’ Giderek kendime zarar veriyordum, yaşadığım sinir krizinden dolayı saçımı çekiyordum. En sonunda ağabeyimle kavgalarımız olduğu ve sürekli depresyon geçirdiğim için diğer ağabeyimin yanına taşındım. Ama büyük abim beni orada bile rahat bırakmadı ve yanına taşındığım abimi bana karşı kışkırtıyordu. Yanına taşındığım ağabeyimle de bir gün bir tartışma yaşadım ve o da beni dövmeye kalkışınca artık dayanamadım ve ağabeyime ‘siz dövmekten başka bir şey yapmadınız bana. Bir konuda bana yardımcı olacağınıza dövmeyi hep çözüm olarak gördünüz’ diyerek onun yanından ayrıldım.

‘Yaşamak haram edildi’

Yabancı bir arkadaşımın yanına taşındım ve belli bir dönem psikolojik tedavi görmek için hastanede yattım. Ama kendimi çok yalnız hissediyordum. Çünkü orada kaldığım süreçte bile ailem benim ne halde olduğumu ve ne yaptığımı hiç sormadılar. Birden yaşamayı bile anlamsız buldum. Zaten yaşadığım zorluklardan dolayı bu hale gelmiştim ve psikolojik sorunlar yaşıyordum. Ama sanki durup dururken bu hale geldim gibi yaklaşıldı. Hastanedeyken yine intihar girişiminde bulundum. Doktorlar son anda yetiştiler ve yine günlerce komada kaldım. Benim tek istediğim gerçekten biraz huzurlu bir ortamdı. Fakat bir kız olduğum için yaşamak bana haram edildi. Ben burada büyüdüm ve benim sanki Kürdistan’ın bir köyünde yaşıyormuşum gibi davranmam istendi. Buna gelmediğim için de sürekli dayak yedim ve dışlandım. Yaşadığım bunca sorundan ve kırılmadan sonra yine en son yanında kaldığım ağabeyimin yanına taşındım.

‘Bir Kürt kızı olarak kendimi arıyorum’

Amacım kötü yollara düşmek değildi, düşmedim de. Tek isteğim bir insan olarak yaşamak. Bir kadın olduğum için baskılarla yaşamak istemiyorum. Şimdi büyüdüm ve az çok kendimi savunabilecek düzeye geldim. Ne olursa olsun kendimi ezdirtmeyeceğim kimseye. Ailelerimiz şunu çok iyi bilsin örf-adet altında bazı ölçüleri kız çocuklarına dayatmasın. Çocuklarını kültürleriyle büyütmek istiyorlarsa eğer şiddet uygulamadan ve onları anlayarak yaklaşmaları gerekiyor. Yoksa aileler çocuklarını hiç istemediği halde en kötü yollara itmiş olur. Ben şimdi 23 yaşındayım, ama ruhunu yitirmiş bir insan haline gelmişim. Bir Kürt kızı olarak yaşadıklarımı artık sadece ailesel boyutta ele almıyorum çünkü bunun bir toplumsal sorun olduğuna inanıyorum ve bu nedenle bir Kürt kızı olarak kendimi arıyorum. Benim gibi binlerce Kürt kızı aynı sorunu yaşıyor. Artık hangi halktan olursa olsun ve nedeni ne olursa olsun bir kadın şiddete mahkum edilmemelidir.


Hazırlayan: YAĞMUR ERDEM/SONGÜL BEYAZGÜL